Kemal Emre さんのプロフィールthe hanging gardensフォトブログリストその他 ツール ヘルプ
8月16日

BU BLOG TAŞINMIŞTIR

Blogumu http://thehanginggardens.wordpress.com/ adresime taşımış bulunmaktayım efendim, beklerim :)

7月15日

hatalıysam uyarın! #1 -Türkiye'de yazılı basının vahim durumu 15.07.2009

Dünya'da bir süredir iyi satanlar arasında tanınan gazetelerin yakın gelecekteki kaderi tartışılıyor; New York Times ve Washington Post örneğin şimdiden, yakın zamanda online versiyonun ücretli üyelik sistemine tabi olmasını düşünmeye başladı bile. Bilginin ve bilgi dolaşımının paralı olup olamayacağı (hele ki bu agresif social networking çağında) tartışması bir yana elbette ki sözkonusu dünyaca ünlü bu gazeteler çeşitli promosyon seçenekleri (örneğin üyelikle birlikte okuyucuya Kindle sağlanması gibi) üzerinde de kafa patlatıyor... Bu arada bir not da eklemek gerek, geçtiğimiz hafta İngiltere'de yeni bir telif hakları yasası kapsamında, gazetelerden alınan aktif linkler üzerinde telif ücretlendirilmesine gidilmesi gibi garip, uygulanması imkansız görünen bir tasarı sunuldu; sanırım henüz bir sonuca varmadı ama tasarının ortaya atılması sonucunda ortaya çıkan çalkantı sanırım böyle bir yasanın uygulanamayacağının belirtisini ilk saniyesinde ortaya koydu...


küresel mali krizin aynı hızla devam edeceğini varsayarsak (ki aksini düşünmek için halihazırda iç ferahlatıcı bir durum da mevcut değil) çok yakında bu yabancı, geniş kadrolu ve gerçekten haber yapan/sunan (bir sonraki paragraf için buna dikkatinizi çekmek istiyorum) gazetelerin fiziksel etkinlikten sanal etkinliğe geçişi süresi çok da uzun olmayacak kanımca....


Gelelim Türk medyasına; çoğunluğu yetersiz elemanlardan oluşan, habercilikten bihaber, dış kaynaklardan futursuzca ikinci el haber yapan; habercilik anlayışı hamasete dayalı Türk gazeteleri yavaş yavaş (ya da aslında gayet de hızlı, sonuçta global etkileşimden kaçınılamıyor günümüzde) karşılarında bilinçli, seçici ve eleştiren bir okur kitlesi bulup okuyucu kaybetmeye başlayıp sırtlarını artık büyük sermaye gruplarına aynı rahatlıkla dayayamazlar ve fizikselden aynı şekilde sanala geçiş yapmak zorunda kalırlarsa verecekleri kararlar ne olacak?

Gazeteler için ödediğimiz ücretin neredeyse tamamının baskı, kağıt ve dağıtım masraflarını; reklam ücretlerinin ise kadrosunu kompanse ettiğini düşünürsek; kabataslak bir genelleme dahilinde aslında elimize geçen yarısından fazlası reklam dolu, uyduruk magazin haberleri ile süslü, ara ara okumaya değer bir-iki köşe yazısı bulunan yazılı basının çoktan miyadının dolduğunu; gerçek gazeteciliğin ise kuruluşlar tarafından değil şahıslar tarafından internet ortamında gerçekleştirilebileceğine inansam da; kurumsal gazetelerin de internet sayfalarının basılı versiyonlarından daha fazla okunduğu aşikar durumda...

Peki, online ortama geçtiklerinde ve okuyucu seçimleri kendini daha etkin bir şekilde ortaya koyduğunda, her an çağı yakalamak zorunda olan reklam sektörünün gerçek zamanlı incelemeleri sonucunda bu kuruluşların reklam gelirleri düşmeye başladığında neler olacak... Okuyucu sayısının azalmasını gözönüne almaksızın, yurtdışında örnek aldıkları gazeteler gibi üyeliklerini ücretlendirme politikası üzerine gidip, bindikleri dalı iyice mi kesecekler yoksa o zaman gelip çattığında bu gazetelerin daha dolu haberler yaptığını ya da birer birer kapanıp yerlerini serbest muhabirlere bıraktığını görebilecek miyiz?




7月7日

'80ler - Hızlı Tüketim Çağı - Türkiye ve Çizgi Roman

Bugün Emre Aköz'ün kaleme almış olduğu bir köşe yazısının ardından, çok eskiden yazmış olduğum bir sözlük girişini yeniden, bu kez kendi blogumda -ufak değişikliklerle- canlandırmak istedim. Aköz'ün yazısıyla, ele almış olduğum konu birebir örtüşmese de, yazıyı tekrar paylaşıma açma isteğim, genel konu üzerinde ortak olan dertlerimizdi. Elbette yazının ilk oluşturulduğu tarihle arada oldukça şey değişti -mevcut tarih açısından hatalarım varsa, uyarılarınızı ve düzeltme notlarınız ilgiyle bekliyorum- ama ne yazık ki, Emre Aköz'ün yazısında da belirttiği gibi 'hazırlopçuluk' hiç değişmedi. Bir de sanırım bahsetmiş olduğu aynı hazırlopçuluk meselesi yüzünden, söz konusu Macbeth'in çizgi roman uyarlaması, ya da bunu takip eden diğer uyarlamalar da çok büyük satış rakamlarına ulaşamayacak. Öyle ya, merak eden olsa da hikayeyi, mutlaka izleyebilecekleri bir film adaptasyonu da mevcuttur...
Belki gereken, hak ettiği derinliğe sahip olmasa da [konuyu sadece kısıtlı yönlerle ele almış olsam da] bu yazımın en azından üzerine benim ekleyebileceğim, ya da okuyanlar tarafından eklenebilecek yeni donelere bir başlangıç platformu sunması açısından faydalı olmasını umuyorum...

1980 sonrası Türk insanının sergilediği pragmatik yaklaşım sebebiyle yaygınlaşması ne yazık ki asla mümkün olamayacak bir tür, çizgi roman. '80ler'le birlikte gerçekleşen, dünyaya daha hızlı adapte olma çabalarının -ve her şey gibi aniden birçok konuda çaba göstermeden hazıra konmuş olmanın- yol açmış olduğu bir yan etki, kişilerin zaman ve çaba gerektiren uğraşılardan uzaklaşıp, kendilerine kısa sürelerde ve kısa süreli fayda sağlayacak. Bu süreç içinde televizyon kanallarının sayısı arttı, sinema salonlarının sayısı çoğaldı, TV dizileri kişisel tercih sıralamalarında daha ön planda geçti, bilgisayar oyunları kişinin sanal ortamda kendini romanların, filmlerin kahramanlarının yerine koymasını sağladı -gerekli olmalarına karşın tüm bunların çok hızlı ve ani gelişimi/yayılımı/erişilebilirliği nedeniyle de- okunan kitap sayısı, tiyatro izleyicisi ve konu itibariyle çizgi roman okuru bu alanlarda nispeten daha fazla çaba gösterilmesini, zaman harcanmasını ve hayal gücünün daha fazla kullanılmasını gerektirdiğinden, hızla azaldı [elbette burda çok önemli bir etkenin de 12 Eylül sonrası yüceltilen eklektik kültürün yaygınlaştırılması olduğu da unutulmamalı].
Aynı zamanda çizgi roman yalnızca okunup bir kenara kaldırılacak, ortalığa atılacak bir şey olmadığından; kısıtlı da olsa bir koleksiyonculuk bilinci, değer bilme, sabır ve zaman gerektirdiğinden göreli olarak masraflı/yorucu bir uğraş halini almış; televizyon kadar geniş bir topluluğa hitap etmesi -ne de olsa izlendikten sonraki gün, Kurtlar Vadisi'nin sohbet itibariyle paylaşımı, bir çizgi roman, roman ya da tiyatro eserinin paylaşımından kat be kat daha kolay olacaktır- ve paylaşımı zaten asla mümkün olmayacağından iyice içine kapalı bir kültür olarak kalmış, üzerindeki ilgi giderek azalmaya yüz tutmuştur. Örneğin, Örümcek Adam ya da Asterix gibi bir ikon sinemalarda hasılat rekorları kırar, çarşafları yorganları (!) bu denli ilgi görüp, oyuncakları ellerden düşmezken, çizgi romanların ilgi görmemesini yalnızca dağıtım yetersizliğine ya da fiyatına bağlamak yanlış olacaktır. Günümüzde, Türkiye'deki çizgi roman -gerek Amerikan, gerek İtalyan menşeili olsun-  okuyucu sayısı 3000'i [olası istisnalara karşın oldukça iyimser bir rakam] geçememekte ve bu sayı gün geçtikçe -istisnalar haricinde- azalmakta. Çizgi roman okuyucusu giderek yaşlanmaktadır ve eski okuyucuların yerini alacak yeni okuyucuların sayısı Türkiye'de çizgi romanın saygınlığını kazanmasını sağlayacak ilgiye ulaşabilmesine yetmeyecek kadar azdır.

sürç-ü lisan ettiysem affola...






7月6日

Yapma şunu işte yapma, yapma be başkan... başkan?

Haber müthiş de, Milliyet'in sitedeki manşeti beni benden aldı... medyanın halihazırdaki rezil durumu dahi, manşette isyankâr bir bezginliğin dile getirilmesini engelleyememiş...

Başkan'ın Jackson açıklaması şaşırttı!
Sene 2008 Paris'te, Türkiye'de önemli bir ajans ile birlikte Michael Jackson ile görüştük. '2009 yılı programımım dolu Halilciğim' dedi. 'Ama 2010'da Ereğli'yi düşünüyorum, alt yapıyı bana hazırlayabilir misiniz?' dedi. 'Sen emret her şeyi hazırlarız' dedim. Ona şunu söyledim. 'Denizin mavisi, ormanın yeşili, güneşin orijinal renkleri dünyada yalnızca Kdz. Ereğli'de vardır. Kdz. Ereğli'yi görmeden ölmek öbür dünyaya eksik gitmektir' dedim. Allah rahmet eylesin. Jackson aynen şöyle söyledi: 'Festival de benim için önemli değil ama öbür dünyaya eksik gitmek istemiyorum. Onun için Kdz. Ereğli'ye geleceğim.' Allah rahmet eylesin ama önemli olan Kdz. Ereğli'yi görmeden gitti. Öbür tarafa eksik gitti ona üzülüyoruz. Herkesin Kdz. Ereğli'yi görmesini ve eksikliğini gidermesini istiyoruz."

kaynak: Milliyet

7月1日

Sürü -Frank Schatzing... en sonunda...

Orijinal adı: der Schwarm
Türkçesi: Sürü
Yazarı:
Frank Schatzing
Yayınevi: Resif Kitap :)
Olay: Emre Yerlikhan ve Anıl Bilge, Onur Erdoğru'nun kamerasından, kitabın en sonunda matbaadan ellerine ulaşabilmesinin verdiği mutluluk anını tescil ediyor :)
Yaşamadan bilemezsiniz :)
6月28日

kahvaltı için öğütler #1

klasik fırın ekmeğinden vaz geçemeyenlerden, ya da hazır paketlenmiş kahvaltılık tost ekmeklerinin ağız tadını yok etmeyi planlayan komplocuların işi olduğuna inananlardansanız, ve kızarmış ekmekten de vaz geçmem diyorsanız; ekmeğinizi tersinden dilimlemenizi tavsiye ederim. tersinden diyerek, ekmeğin kabuğunun bombe oluşturan yeri alta gelecek şekilde demek istiyorum: böylelikle ekmeğinizin daha az kırıntı yaratarak, daha düzgün dilimlenmiş olduğunu görebilirsiniz.
afiyet olsun :)
6月22日

paranoyak bir rica

her zamanki paranoyak tavrımla genel bir ricada bulunmak istiyorum, saçma gelebilir ama kaç zamandır bunu dile getirmek isteğine sahibim:
sokaklarda uzanmış kedi veya köpeklerin ve özellikle de yavrularının yanından geçerken ani hareketler yapmayalım... aniden ürküp kendilerini yola atabiliyorlar...
hakikaten dert edindim de...
6月21日

aklıma ya da gözüme takılanlar #8

gülmek, düşünmek demişken (nerde dedik, işte burada:)
"Kadınlar en çok kendilerini güldüren erkeklerden hoşlanır" lafının kaynağı gerçekten kadınlar mıdır yoksa erkekler mi, yoksa "erkekler en çok kendilerine gülen kadınlardan hoşlanır"mıdır işin gerçeği?

aklıma ya da gözüme takılanlar #7

biyonik göz istiyorum...
aslında her defasında yanımda fotoğraf makinesi olmadan çıkmama kararı veriyorum ama olmuyor işte; işbu nedenle aylardır duvara yapıştırılmış "gomalak mobilya cilası" A4 çıktısı ilanı paylaşamıyorum kimseyle örneğin.
ve bu sabah, mahallenin yeni yetme kedilerinden birinin başına musallat olan gene mahallenin dişi, sarışın köpeğinin, bizzat bahsi geçen kediden yediği ayarı, sonra da sokak boyunca koşarak kediden kurtulmaya çalışmasını aktaramamak da üzücü...
biyonik bir göz istiyorum... aslında oldu olacak bir kez daha dile getireyim dileğimi bir de nöral çip... -ki bu nedenle teknolojinin daha hızlı gelişim göstermesini istiyorum... prototiplerinin kullanımı konusunda denek olmaya da hazırım; bilim adına, teknoloji adına, dünyayı anında yaşayıp paylaşma adına...
istiyorum kısacası, istiyorum da istiyorum...
hi-tech fanteziler içinde lo / med-tech yaşamak üzücü...

6月6日

geleceğin getirecekleri (1)

farkındasınızdır, gün geçtikçe daha da yapışıyoruz bürositlerimize, bilgisayarlarımızla aramızdaki ilişki her geçen gün daha da bir güçleniyor sanki... teknolojiyle platonik ilişki içindeki atalarımızınkinden -anne, baba, etc.- oldukça farklı yaşam biçimleri artık. sado mazoşistik bu neo-ilişki modelinin kazandırdıkları kadar kaybettirdikleri, geri dönülmez değişimlere - onarılmaz hatalara da yol açacağı düşüncesi çok da yanlış gelmiyor kulağa...
işte bu noktada, en yalın haliyle bir başlangıç yapayım istedim bu değişimler hakkındaki fikirlerime, mesela:
 
geleceği koca kıçlı, kısa bacaklı, kısa gövdeli, kısa kollu, kocaman kafalı, ve uzun işaret parmaklı nesiller bekliyor. Koca kıç meselesini vakit kaybetmeden yaşadığımız bürosit kültürüne, uzun işaret parmaklarını ise yetersiz olan fakat bir türlü etkisizleşemeyen bir teknoloji ürünü olan mouselara bağlamama izin verin. tabii bir de çift gözkapağı oluşumu süreci var ki, monitörle bakışmalarımızın doğal bir sonucu olacak.
işte bu noktalara dikkat!
 
hemen bu noktada Steven Spielberg'in dehasını da takdir etmek istiyorum: yıllarca sevgi dolu bir uzaylı filmi olarak lanse edilen E.T.'nin konusunun, fikirlerim doğrultusunda yepyeni bir boyut kazandığını söylemem yanlış olmaz sanırım. E.T. deki söz konusu uzaylı yaratık aslında bir uzaylı olmayıp düpedüz dünyalıdır ve gelecek nesillerimiz bizi uyarmak için bu biçareyi geçmişe, bir grup manyağın arasına göndermiştir. yani söz konusu bu film, zaman yolculuğu konseptine oturtulmuş bir korku filminden öte bir şey değildir ama alınması gereken pek çok ders vardır.
 
böylelikle vurgulamak ve gerek zamanımız bilgisayar neslini gerekse de gelecek nesilleri korumak uyarmak amaçlı yazı dizimin ilkine burada son veriyorum.
5月8日

Radyosuna Sarılarak Uyuyan Çocuklar Çağı #1

Gayet romantizm esintisiyle dert olmuş, ukte düşmüş konudur içime; çocukluğuma dair hala yaşadığım hatıralardır, tvnin bırakın renkliyi 24 saat bile yayın yapmadığı dönemlerden gelir bu kalıp cümle. Arada bir elektrikler kesildiğinde çoğunlukla yaşadığım nostalji dalgasıdır aslında, titrek mum ışığı, açık radyo, kurulan hayaller, arkaplanda ise çocukça algılarımın kapısını aralayan radyo. (belki de bir manyak bendim... kim bilir...)
İşte bu yüzden bu yere, Windows Live'ın bana açmış olduğu bu kalbi kadar beyaz sayfaya bu başlığımı açtım-ki daha sonra kendimi radyolu günler konusundaki hatıralarımı yazmaya zorlayayım!
yarım bırakılıp sonradan devam edileceğine söz verilmiş yazıların ilkidir bu sayfada...
 
okuyun: daha evvelden ismini verdiğim Meltem Ahıska'nın Radyonun Sihirli Kapısı
izleyin: Woody Allen'dan Radio Days
 
p.s. bu entryyi yapan kişi, geceleri uykuya dalmak üzereyken ortaya çıkan panik atak sorununu TRT radyolarını dinleyerek çözmüştür, uyarı maiyetindedir!
5月7日

Radyosuna Sarılarak Uyuyan Çocuklar Çağı (Giriş)

Artık pek rastlanıldığını sanmadığım, ya da rastlanıyorsa bile aynı etkiyi sağlayacağından şüpheli olduğum eylemin sıkça gerçekleştirildiği çağdı… En fazla tek kanallı, yarı-renkli televizyon döneminde çocukluğunu yaşamış olanların tam anlamıyla keyfini çıkarabildiği bir eylemdi bu; Gecenin İçinden, Okul Radyosu, Çocuklarla Başbaşa, Arkası Yarın, Bir Roman Bir Hikaye, Meclis Saati ve Seyir Hidrografi ve Oşinografi Dairesi Başkanlığı duyurularının alternatifsiz olduğu bir döneme aitti. O dönemler biz çocukların hayalgüçleri televizyonda görülen imgelerle fazla kirlenmez; radyolara sarılarak tecrübe edilen uykunun gösterdikleri ise rengarenk rüyalar olurdu hep…
4月28日

Hiç Unutmam: Vapur Satıcıları #2

Gene bir Kadıköy-Beşiktaş seferi sırasında, vapur güvertesinde martılara simit atanları görüp hışımla, "Martılara simitleri atıyorsunuz, bütün yol boyunca takip ediyorlar, doğal avlanma içgüdülerinden uzaklaşıp tembelleşiyorlar!"diye yolcuları azarlayan Darwinist ve duyarlı simit satıcısını hiç unutmam.
4月27日

Hiç Unutmam: Hayvanlar Alemi #1

İlkokul yıllarımda heyecanla beni ekran karşısına koşmaya iten ve program süresince kilitlenmeme neden olan, çocuklar için hazırlanmış hayvan belgeseli Hayvanlar Alemi -ki orjinal ismi kimbilir nedir...- ve jenerik müziğini hiç unutmam:

“Oyun arkadaşımızdır hayvanlar bizim,
Korumalı onları, bütün doğayı da…
Balina bir memelidir su fışkırtır havaya,
Kurt bir zıplar yok olur, sanki görünmez hiç
aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa
Orda burda yanımızda, sevgi doludur onlar
Orda burda evimizde, hayvanlar her yerde...”

Hiç Unutmam: Vapur Satıcıları #1

Kadıköy - Beşiktaş vapurunda 5 milyon liralık bıçak seti satan ve “Bunlar taaa Japonya’dan, yani dağın öteki tarafından” diyerek coğrafya dahil tüm bildiklerim konusunda içimde şüphe oluşturan seyyar satıcıyı hiç unutmam.

9月15日

Charlie P

Richard Kalich tarafından yazılmış olan Charlie P de, 3. kitabımız olarak yayımlandı. Hemen arka kapak bilgilerini de nakledeyim efenim...
 
Amerika’nın en büyük yazarı, bir Peygamber ve bir Parya...
Seks bağımlısı, ünlü bir atlet, bir alim, umutsuz bir romantik, bir dünya gezgini, hayalperest ve tembelin teki...
Bu delidolu, düzensiz bir anlatımı temel alan pikaresk romanda Richard Kalich; tıpkı Sinclair Lewis’in Babbit’i, Ring Lardner’ın Al’ı ve Forrest Gump gibi; fantezi ve gerçeklik arasındaki ilişkinin derinlerine inerek bizlere asosyal ve dışlanmış, fakat aynı zamanda da Amerikan Rüyası’nı dolu dolu yaşayan bir karakter sunuyor.
 
“Farklı kavramlarla dolu bir roman; postmodern megalomanlığın hikayesi. Başarılı bir mizahi anlatımla bezeli Charlie P, aynı anda sonsuz sayıda farklı dünyaların varlığına dikkat çeken, titizlikle işlenmiş, her sayfasında okuyucuyu şaşırtmayı başarabilen bir eser.” –Electronic Book Review
“Charlie P, varoluşun endişelerini tüm yoğunluğuyla, başarılı biçimde yansıtan; komik, delice ve eğlenceli bir roman.” –American Book Review
 
Kitap görseli ve bilgilerine www.resif.com.tr adresinden pek rahatlıkla ulaşabilirsiniz :)
 
 
8月20日

Geek kavramı üzerine...

Geek ne demektir, sözlüklerde bulduğumuz karşılıklar ne derecede bizi ifade etmektedir...
 
 
adresindeki facebook grubuna üye olun ve fikirlerimizi paylaşıp, gerçek bir kelime - bir tanımlama bulalım kendimize...

ah Dünya'm insanı...

Hürriyet Gazetesi'nden alıntıdır:
 

TÜRK HEYETİNİ ŞOK EDEN SORU

Cumhurbaşkanı Gül’ün, Çırağan Sarayı’nda zirve dolayısıyla yaptığı tüm ikili görüşmelerde, heyet üyelerine Osmanlı salonunun camında Boğaz’ı gösterip, “burası Avrupa kıtası, karşı taraf ise Asya” dedi. Afrika zirvesine katılan delgelerin pek çoğu, İstanbul’un iki kıta üzerinde kurulduğunu bilmediğinden, bu açıklamaya çok şaşırdı. Togolu bir diplomat, “ben bunu bir nehir sanıyordum” derken, bir başkası sorduğu soruyla, Türk heyetini şok etti:
”Karşı kıyıdaki kabile ile buradaki iyi anlaşıyorlar mı? İki yaka çok yakın, aralarında çatışma, savaş falan çıkmıyor mu?...”

 

haberin linki için: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/9705843.asp?gid=229&sz=72383

-Emre Yerlikhan (hani var ya, medyadaki gözünüz...)

7月28日

Bilim Merakı: Yurdaer İhsan Aksoy

Resif Kitap olarak hazırlamış olduğumuz ikinci kitabımız, Yurdaer İhsan Aksoy tarafından yazılmış olan Bilim Merakı'da çıktı. Kitaplarımızı, http://www.ideefixe.com/kitap/firma.asp?fid=8099 adresinden, hafta sonuna kadar da tüm kitabevlerinden temin edebilirsiniz.
 
Kitap arka kapak yazısını da ekleyeyim:
 
"Anılarla bezeli samimi anlatımıyla Yuşa Tepesi’nden Ay’ın Karanlık Tarafı’na, Alfabe’nin Kökenleri’nden Evrendeki Zeki Hayat’a, Aydınlığa Yürüyüş’te herkesin faydalanabileceği bir rehber kitap…"
 
Ayrıca siz ilgilenenler için pek yakında etkin hale gelecek internet sitemizin adresi ise şöyle:
 
 
ayrıca facebook grubumuza katılmak isterseniz: http://www.facebook.com/home.php#/group.php?gid=68495265528 adresimizi ziyaret edebilirsiniz.